Unutmadık Üstadım Unutmadık!
Uğur Mumcu 22 Ağustos 1942’de doğdu. 12 Mart döneminde “Ordu Uyanık Olmalı” yazdığı için “orduya hakaret etmek” ve “sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak” suçlarını işlediği söylenerek gözaltına alındı. 7 yıl hapse mahkûm edildi. Ama kararı Yargıtay bozdu ve serbest bırakıldı. Daha sonra askere alındı Tuzla Piyade Okulu’nda 3 aydan sonra “sakıncalı” denerek askerliğini er olarak yapmak üzere Ağrı Patnos’a gönderildi. Dava açtı, kazandı ve yedek subaylık hakkını elde etti. Ama “Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!” diyerek askerliğini Patnos’ta er olarak tamamladı. Askerliğini ağır koşullar altında sürdürürken önceden var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM, Ortam, Yeni Ortam ve benzeri gazetelerde yazıları yer aldı. Ve Tam 16 yıl önce arabasına yerleştirilen bombayla öldürüldü. Kemalist kavganın en büyük neferlerindendi. Tanıdığımız tek önder olan Mustafa Kemal’in düşüncelerini bizlere öğreten en büyük adamdı Uğur Mumcu. Onun yazılarını okuyarak, yaptığı konuşmaları tüm dikkatimizle dinleyerek öğrendik aydın olmayı. Söylediği her söz kulaklarımızda yankılandı defalarca…
“Ben Atatürkçüyüm.
Ben cumhuriyetçiyim.
Ben laikim.
Ben anti-emperyalistim.
Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım.
Ben özgürlükçüyüm.
Ben insan hakları savunucusuyum.
Ben terörün karşısındayım.
Ben yobazların, vurguncuların, çıkarcıların,
Düşmanıyım!..”
diyerek bize bir aydının kimliğini çizmişti. Ve bizler Atatürk’ün ilkelerini gerçek anlamda kavrayabilmek ve uygulayabilmek için önce bunları ilke edindik.
Peki bizler neden Kemalist kavgada yer almak istedik? Çünkü bizler herkese karşı sorumluyduk, sorumluluğumuzun bilincine de Uğur Mumcu sayesinde varmıştık…
“Sorumlu Olmak
Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleşmedikçe haksızlıkların adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.
- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.. felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:
- Adam sen de.. bencilliği ve bireyciliğiyle yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.
- Sen mi kurtaracaksın?.. gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşamın mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.
- Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.
Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile söylememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini.
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı.
Susmak.. susmak, hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak. Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.
Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda.
Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.
Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslında bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.
Yargıçsınız: Önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum ederseniz bile bile.
Doktorsunuz: Önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar sahte raporlar düzenlersiniz.
Memursunuz, amirsiniz: Bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.
Kimler gelir, kimler geçer böylece…
Aynı çarklar insanı öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam: Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakarsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır.
Ben onuru daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler eninde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.
Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.”
Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir sürüngen gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca.
Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.
Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.
Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.” (Uğur Mumcu, Yeniortam, 9.12.1974)
Bu yazısıyla bize bütün topluma karşı sorumlu olmayı ve hayatta bir kez ölümü tatmayı öğretmişti. Mücadeleyi ve cesaret etmeyi öğrenmiştik… Bedenini yok ederek onu öldürebileceklerini sandılar ama daha da güçlenmesine sebep oldular. Çünkü kendilerine “İslami terör örgütü” diyerek adam öldüren zavallıların bir aydının fikirlerini yok etmesi düşünülemez… Üstadımızın her ölüm yıl dönümünde sokaklara döküldük ve “Uğurlar Olsun” diye haykırdık defalarca…
“Uğurlar olsun uğurlar olsun/ Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun/ Bir keskin kalem bir kırık gözlük/ Yürekli yiğitlere hatıran olsun..”
dizelerini yaşadık yüreğimizde ve keskin kaleminin hiçbir zaman kırılmamasını sağlamaya çalıştık. Sürekli bizleri sokak ortasında vurdular, hapse attılar, işkence yaptılar, öldürdüler. Ama bizler yılmadık. Çünkü;
Pablo Neruda’nın bir şiirindeki “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.” dizesine
Uğur Mumcu’nun bir yazısındaki “Bir kalem susar, yerini bir başkası alır. Bu kalemler tükenmez. Ne kelepçeler ne demir kapılar, ne iddianameler ve ne de beş yıldan yirmi yıla uzanan hapis cezaları, bu kalemleri korkutamadı, bundan sonra da korkutamaz.
Kalemler vardır, sömürünün, vurgunun zırhıdır. Kalemler vardır, özgürlüğün ve barışın silahıdır. Kalemler vardır, gençlerin ve barışın silahıdır. Kalemler vardır, yılmadan, usanmadan, eğilmeden, bükülmeden yazar…” bölümüne
Ve Ahmet Taner Kışlalı’nın “Terörizme en büyük darbeyi mi vurmak istiyorsunuz, Atatürk’ün cumhuriyetine inananlar, birleşiniz! Teröristi umutsuzluğa düşürecek olan, öldürmesinin hiçbir işe yaramadığını, tersine mumcuların çoğaldığını, alçakça eyleminin düşmanlarını birleştirdiğini, Atatürkçü değerleri savunma istencini güçlendirdiğini görmektir. Sönen her mumun ardından onlarcasını yakın, mumlar değil, karanlık isteyenlerin nefesleri tükensin.” sözüne inancımız sonsuza kadar sürecektir. Halk olmaya, usanmadan yazan kalemler olmaya, karanlığı yırtan mum olmaya ve yeni mumlar yakmaya devam edeceğiz. Uğur Mumcu’nun “Sesleniş” isimli yazısı hala günceliğini korumaktadır ve öldürülen aydınları çok güzel anlatmıştır. Şöyle bir bölüm vardır yazıda:
“Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler. Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…”
Korkmadan öldürüldü ve bizler bunu hiçbir zaman unutmayacağız! Kemalist devrim neferini şükran ve minnetle anıyoruz.
Unutmadık Seni Üstadım Unutmadık!
24.01.09
Tayfun Sazak
Tayfun Sazak tarafından yazıldı
Tayfun Sazak tarafından yazıldı
Tayfun Sazak tarafından yazıldı