Unutmadık Üstadım Unutmadık!

Ocak 24, 2009

Unutmadık Üstadım Unutmadık!

Uğur Mumcu 22 Ağustos 1942’de doğdu. 12 Mart döneminde “Ordu Uyanık Olmalı” yazdığı için “orduya hakaret etmek” ve “sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak” suçlarını işlediği söylenerek gözaltına alındı. 7 yıl hapse mahkûm edildi. Ama kararı Yargıtay bozdu ve serbest bırakıldı. Daha sonra askere alındı Tuzla Piyade Okulu’nda 3 aydan sonra “sakıncalı” denerek askerliğini er olarak yapmak üzere Ağrı Patnos’a gönderildi. Dava açtı, kazandı ve yedek subaylık hakkını elde etti. Ama “Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!” diyerek askerliğini Patnos’ta er olarak tamamladı. Askerliğini ağır koşullar altında sürdürürken önceden var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM, Ortam, Yeni Ortam ve benzeri gazetelerde yazıları yer aldı. Ve Tam 16 yıl önce arabasına yerleştirilen bombayla öldürüldü. Kemalist kavganın en büyük neferlerindendi. Tanıdığımız tek önder olan Mustafa Kemal’in düşüncelerini bizlere öğreten en büyük adamdı Uğur Mumcu. Onun yazılarını okuyarak, yaptığı konuşmaları tüm dikkatimizle dinleyerek öğrendik aydın olmayı. Söylediği her söz kulaklarımızda yankılandı defalarca…
“Ben Atatürkçüyüm.
Ben cumhuriyetçiyim.
Ben laikim.
Ben anti-emperyalistim.
Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım.
Ben özgürlükçüyüm.
Ben insan hakları savunucusuyum.
Ben terörün karşısındayım.
Ben yobazların, vurguncuların, çıkarcıların,
Düşmanıyım!..”
diyerek bize bir aydının kimliğini çizmişti. Ve bizler Atatürk’ün ilkelerini gerçek anlamda kavrayabilmek ve uygulayabilmek için önce bunları ilke edindik.
Peki bizler neden Kemalist kavgada yer almak istedik? Çünkü bizler herkese karşı sorumluyduk, sorumluluğumuzun bilincine de Uğur Mumcu sayesinde varmıştık…

“Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleşmedikçe haksızlıkların adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.
- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.. felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:
- Adam sen de.. bencilliği ve bireyciliğiyle yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.
- Sen mi kurtaracaksın?.. gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşamın mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.
- Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.
Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile söylememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini.
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı.
Susmak.. susmak, hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak. Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.
Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda.
Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.
Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslında bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.
Yargıçsınız: Önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum ederseniz bile bile.
Doktorsunuz: Önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar sahte raporlar düzenlersiniz.
Memursunuz, amirsiniz: Bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.
Kimler gelir, kimler geçer böylece…
Aynı çarklar insanı öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam: Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakarsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır.
Ben onuru daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler eninde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.
Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.”
Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir sürüngen gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca.
Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.
Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.
Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.” (Uğur Mumcu, Yeniortam, 9.12.1974)

Bu yazısıyla bize bütün topluma karşı sorumlu olmayı ve hayatta bir kez ölümü tatmayı öğretmişti. Mücadeleyi ve cesaret etmeyi öğrenmiştik… Bedenini yok ederek onu öldürebileceklerini sandılar ama daha da güçlenmesine sebep oldular. Çünkü kendilerine “İslami terör örgütü” diyerek adam öldüren zavallıların bir aydının fikirlerini yok etmesi düşünülemez… Üstadımızın her ölüm yıl dönümünde sokaklara döküldük ve “Uğurlar Olsun” diye haykırdık defalarca…
“Uğurlar olsun uğurlar olsun/ Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun/ Bir keskin kalem bir kırık gözlük/ Yürekli yiğitlere hatıran olsun..”
dizelerini yaşadık yüreğimizde ve keskin kaleminin hiçbir zaman kırılmamasını sağlamaya çalıştık. Sürekli bizleri sokak ortasında vurdular, hapse attılar, işkence yaptılar, öldürdüler. Ama bizler yılmadık. Çünkü;
Pablo Neruda’nın bir şiirindeki “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.” dizesine
Uğur Mumcu’nun bir yazısındaki “Bir kalem susar, yerini bir başkası alır. Bu kalemler tükenmez. Ne kelepçeler ne demir kapılar, ne iddianameler ve ne de beş yıldan yirmi yıla uzanan hapis cezaları, bu kalemleri korkutamadı, bundan sonra da korkutamaz.
Kalemler vardır, sömürünün, vurgunun zırhıdır. Kalemler vardır, özgürlüğün ve barışın silahıdır. Kalemler vardır, gençlerin ve barışın silahıdır. Kalemler vardır, yılmadan, usanmadan, eğilmeden, bükülmeden yazar…” bölümüne
Ve Ahmet Taner Kışlalı’nın “Terörizme en büyük darbeyi mi vurmak istiyorsunuz, Atatürk’ün cumhuriyetine inananlar, birleşiniz! Teröristi umutsuzluğa düşürecek olan, öldürmesinin hiçbir işe yaramadığını, tersine mumcuların çoğaldığını, alçakça eyleminin düşmanlarını birleştirdiğini, Atatürkçü değerleri savunma istencini güçlendirdiğini görmektir. Sönen her mumun ardından onlarcasını yakın, mumlar değil, karanlık isteyenlerin nefesleri tükensin.” sözüne inancımız sonsuza kadar sürecektir. Halk olmaya, usanmadan yazan kalemler olmaya, karanlığı yırtan mum olmaya ve yeni mumlar yakmaya devam edeceğiz. Uğur Mumcu’nun “Sesleniş” isimli yazısı hala günceliğini korumaktadır ve öldürülen aydınları çok güzel anlatmıştır. Şöyle bir bölüm vardır yazıda:
“Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler. Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…”
Korkmadan öldürüldü ve bizler bunu hiçbir zaman unutmayacağız! Kemalist devrim neferini şükran ve minnetle anıyoruz.
Unutmadık Seni Üstadım Unutmadık!

24.01.09
Tayfun Sazak


Sahte Sol, Sahte Aydınlık

Aralık 22, 2008

Sahte Sol, Sahte Aydınlık

Ülkemizde “Ermeni Soykırımı” adı altında yıllardır karışıklık çıkıyor. Emperyalist güçlerin ülkemiz üzerindeki bir oyunu daha… Amerika’daki seçimin beklendiği belliydi, seçim oldu ve Amerika politikasını değiştirmedi. Yine bizi soykırım yapmakla suçluyorlar. Ancak bu bana normal geliyor. Çünkü bir milletin, düşmanını diğer milletlere kötü göstermesi gayet normaldir. Normal olmayan soykırım iddiası yapılan aziz Türk milletinden birkaç kişinin çıkıp bunu kabul etmesi ve özür dilemesi…
Dostlar bizi hiçbir zaman düşmanın topu, tüfeği, süngüsü yıkamadı; bizi her zaman içimizdeki hainler yıktı. Bizi arkamızdan bıçaklayanlar bizleri yıktı ve biz ellerimiz bağlı izledik, izledik, izledik… Gizli bir sağcı ideoloji içinde bulunan kendine aydın diyen, solcu diyen ancak ne aydın ne de solcu olabilen yüzlerce vatan haini var bu ülkede. “Aydınız, devrimciyiz, solcuyuz” diye boy gösterenler var. Atatürk gibi bir devrimci dururken Che, Castro, Lenin, Marx, Mao hayranları… Sosyalizmi savunduklarını, komünist devrimci olduklarını, vatanlarını ölümüne koruduklarını, işçinin ve emekçinin her zaman yanında olduklarını söyleyenler… İşin garibi bu adamlar bir türlü Atatürk’ü sevmiyorlar ve Kemalizm ideolojisine düşman bir tavır sergiliyorlar. Genelde gençlik kolları olarak görüldüğü daha çok liseli öğrencilerden oluşan eli silahlı gizli örgütler kuruyorlar. Gençlerin bağımsızlığına düşkünlüğünü kullanarak kandırıyorlar. Çıkarttıkları gazetelere, açtıkları sitelere, konuşmalarına bakıyoruz…“Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Rehber Apo!”, “Kürtçe’ye özgürlük!”, “Yaşasın Lenin, yaşasın Sosyalizm” gibi sloganları var. Ve Atatürk’ü bir emperyalist uşağı, ırkçı, diktatör olarak tanımlıyorlar. PKK yandaşlığı ve sahte ulusalcılık hat safhada. Ama devrimciyiz diye sol yumruklarını sıkmayı çok iyi biliyorlar. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutluyoruz; işçilerden çok devrimci kimliğiyle öne çıkanlar, öğrenciler katılıyor. Herkeste yabancı devrimci hayranlığı var. Mustafa Kemal’in adı dahi geçmiyor. Ama bilmedikleri, kabullenmedikleri bir şey var. O da o hayran oldukları devrimcilerin çoğunun Atatürk’ten esinlenmiş ve o’nu örnek almamızı söyleyen kişiler olması.
Küba Devrimi’nin öncülerinden Arjantinli devrimci Doktor Che Guevara, yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından Atatürk’ün Büyük Nutuk’u ve Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı çıkmıştır. Bugün Nutuk’u okumamış ama kendine devrimci diyen bir topluluk var. 12 Aralık 1996’da Küba’da Fidel Castro ile görüşen Dursun Özden,
“Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’yu çok seviyorlar ve sizleri mutlak önder olarak kabul ediyorlar…” diyor.
Bunun üzerine Castro,
“Devrimci Mustafa Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Devrimci Atatürk bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır…” der. Fidel Castro böyle demesine rağmen onu ve devrimciliği savunan gençlerimiz Atatürk’ü örnek almaz. Castro’nun sözleri bununla bitmez elbette. Mart 1997 de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Fidel Castro, yaptığı konuşmada “Asıl devrimci Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ben bir devrim yaptım, ama O’nun yaptıklarını asla başaramazdım. Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın…” diyor. Ama bizim devrimci arkadaşlar yetinmeyi bilmediği gibi o’nu esin kaynağı olarak seçmez de. 1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm…” der ve devam eder. Dünyadaki ülkelerin neredeyse tamamı Atatürk’e hayran gözlerle bakıyor. Ama bizde bir türlü değeri anlaşılamıyor. Üstat Uğur Mumcu bu konuda yine gereken cevabı veriyor.

“Kendisine devrimci diyen bir aydının Kemalizm’e karşı olması düşünülemez. Bu olsa olsa günlük devrim kavgasından kaçan korkakların kendi kendilerine buldukları bir sığınaktır. Böylece, toplum içinde en ileri kendileri görünecekler ve fakat devrimci kavganın hiçbir atılımında bulunmayacaklar! Bunlar gizlenen bir sağcılık akımının içindedirler: Atatürk’e karşı Osmanlı hayranlığı, Ulusal Kurtuluş Savaşına karşı Çerkez Ethem taraftarlığının adı solculuk olamaz. Hiçbir bilimin verisi, hapishane anılarıyla karıştırılmış bir muhayyilenin tarih olarak sunulmasını gerçek olarak niteleyemez. Kemalist devrimin anlamına karşı çıkan bir devrimci, sadece bireycidir; toplumcu değildir, tarihçi değildir ve eylemsel anlamda devrimci de değildir. Sağcılığın en sinsi kesimi, kendilerini devrimci olarak tanıtıp Kemalizm’e saldıranlarca temsil edilmektedir.” (Uğur Mumcu- Devrim, 3 Kasım 1970)

Üstadın dediği gibi bu özür dileyenler; “ulusalcılık” kavramını gerçek anlamıyla bir türlü öğrenemeyip, milletin içinde “azınlıklar” yaratanlar ve onların haklarını savunduklarını söyleyenler, hepsi sahteci… Hepsi sağcılığın en sinsi kesimine ait kimseler… Ne aydınlar, ne devrimciler ne de vatanseverdirler. Mensup olduğu milleti düşman olarak gören birkaç zavallıdan ileriye gidemeyeceklerdir. Gerçek aydınlar, Atatürk milliyetçisi yani hem “ulusalcıyım” diye bağırırken hem de bütün yüreğiyle “Ne mutlu, Türk’üm diyene!” diye bağırabilendir. Ve şimdi bizler hainlere karşı bağırıyoruz!
“Ne mutlu, Türk’üm diyene!!!”

22.12.2008
Tayfun Sazak


Biz Ona Mustafa Değil, Atatürk Dedik!

Ekim 30, 2008

Biz Ona Mustafa Değil, Atatürk Dedik!

Can Dündar “Mustafa” adında bir film yazdı ve yönetti. Cumhuriyet Bayramı’nda gösterime girdi. Filme gitmeden önce ilk gidenlerin yorumlarını okuduk. Aydın örgütlenme olduğunu söyleyenler gösterime girmeden önce filmin reklamını yaparken tepki alınca tam karşı tarafa geçtiler ve Can Dündar’ı hakaretlerle yerin dibine soktular. Aydın olmak bu değildir; aydın olmak ileri görüşlü olabilmektir. Aydın tarihten ders almasını bilmelidir. “Atatürk’ü sadeleştirmek” adı altında yapılan ihanet hareketlerinin bu ne ilkidir ne de sonuncusu olacaktır. Biz bu ülkeyi kuran büyük adamı “Atatürk” diye öğrendik. Ölümünden bu yana yetmiş yıl geçen ve bu yetmiş yılda her türlü ihanete karşın ayakta durmamızı sağlayan düşüncelere sahip, Türklerin atası olarak öğrendik. Ancak bugün “Mustafa”ya kadar indirgemeyi başardılar. Filmi izleyen insanımız “abartıldığı kadar yok” diyor. Ama aydınlar sürekli olumsuz bir şekilde eleştiriyorlar. Acaba gerçektende “abartıldığı kadar yok” mu? Film adıyla ve amacıyla kendini zaten belli etmektedir. Filmdeki anlatılan kişi Atatürk değildir. Eğer Atatürk ise; Kurtuluş Savaşı’nın efsane komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran devrimci, Çanakkale’yi geçilmez yapan adam, geri kalmış bir toplumu çağdaş medeniyet seviyesine ulaştıran kişi kimdir? Filmde anlatılan adam oyun oynuyor, balolara katılıyor, yediği bir tokat yüzünden medreseleri kapattırıyor, eşiyle tartışıyor daha sonrada sigara ve alkole düşkün yalnız bir adam oluyor ve bir köşeye çekiliyor. Bu kim yahu? Bu adamı ben gerçekten tanımıyorum; öğrenmemek ayıp ama öğrenmek istemiyorum açıkçası. Bizler böyle yorumlayınca “filmde gösterilen her şeyin kanıtı var, Atatürk budur” diyorlar. Biz de aslında tersini savunmuyoruz. Evet, Atatürk bu filmde gösterilen Can Dündar’ın yorumlamadığı her şeyi yapmıştır. Ancak bütün ömrü bu şekilde geçmemiştir. Filmde sadece Atatürk’ün boş zamanlarını nasıl değerlendirdiği anlatılmaktadır. Ve Atatürk öyle büyük bir adam ki sadece boş zamanlarında yaptıklarından seçilenlerle bile film yapılıp bu kadar kazanılabiliyor. Bunlara rağmen hala sadeleştirmeye çalışmaları komik doğrusu. “Mustafa” filmiyle kazananlar ve bir yere vardıklarını sananlar fazla sevinmesin. Çünkü o filmden kazanılan para kadar bu ülkede Atatürk’ü hala her yönüyle öğrenmeye çalışan Atatürk sevdalısı çoktur. Alınan her sinema bileti onları kendi karanlıklarında boğacaktır. Filme bence gidin; evet belki Can Dündar’a para kazandırırsınız, evet belki Atatürk kim öğrenemezsiniz. Ancak ihanetin ne boyuta geldiğini bir kez daha görmek aydınlığa atılması gereken adımlarınızı hızlandıracaktır!
30.10.2008
Tayfun Sazak


Sarışın, Mavi Gözlü Peygamber

Ekim 29, 2008

Sarışın, Mavi Gözlü Peygamber

Mustafa Kemal adında bir asker Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurmuştur. Türk halkı ise o askere Atatürk demiştir. İşte ihanet edenler buna çok bozulmuşlardır.
“Atatürk’ü putlaştırmaya çalışmayın” diye bir laf atıldı ortaya ve ihanet edenlerin diline dolaştı. Atatürk’ü sadeleştirmek adı altında filmler yapıldı, kitaplar yazıldı ve hala bunlar yapılmaya devam ediyor. Bunu yapanların ise tek amacı vardır o da “Atatürk”ü silip “Mustafa” haline getirmek… Mustafa Kemal Atatürk bizim için sarışın, mavi gözlü bir peygamberdir. Şimdi peygamber deyince bazı kesimler anlamazlıktan gelir farklı yerlere çeker. Neden peygamber? Çünkü peygamberler sözleri ilke edinilmesi, yaptıkları örnek alınması gerekilen kişilerdir. Hatta “Hz. Muhammed şeriat düzeni ile yönetti iyi olan da odur.” diye düzenin değişmesi gerektiğini söyleyenler vardır. Atatürk’ün sözlerini ilke edinmeli ve yaptıklarını örnek almalıyız. Bu yüzden peygamberimizdir. Kutsal kitapta o’nun yazdığı Büyük Nutuk’tur. Çünkü kutsal kitaplar iyinin, doğrunun ne olduğunu ve izlenilmesi gereken yolları gösterir. Ama kullandığım “kutsal kitap” veya “peygamber” sıfatlarının dini yönü yoktur. İnsanlar bir Yaradan’a inanır, inanma şekli farklıdır veya inanmaz. Bu şahısların kendi hür iradesine kalmıştır. Din ayrımına karşı olduğumuz zaten açıktır. Ancak bahsettiğim dini anlamda olmayan peygambere ve kutsal kitaba Türkiye’de yaşayan herkesin inanması gerekmektedir. Charles Manson diye bir seri katil vardı; seri katil olması elbette kötü ancak bir sözünü paylaşmak istiyorum. Şöyle diyor: “Bana yukarıdan bakarsanız bir aptal görürsünüz, aşağıdan bakarsanız tanrınızı görürsünüz, tam karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz.” İşte aslında her şey bu cümlede yatmaktadır. Atatürk’e ve vatana ihanet edenler açtıkları okullarda, yurtlarda, dershanelerde, derneklerde; yaptıkları filmlerde ve yazdıkları kitaplarda hep yukarıdan bakmayı öğrettiler. Kendini “aydın” diye nitelendiren kesim ise hep aşağıdan bakmayı. Hep şunları dediler: “Sen mi kurtaracaksın bu ülkeyi”, “Sen Atatürk olamazsın”. Elbette Atatürk olunmaz. Atatürk dünyanın gördüğü en büyük liderdir, askerdir, devrimcidir. O Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden bir ülke kurmayı başarmıştır. Cumhuriyet düzenini ve ulus devlet yapılanmasını kurmayı başarmıştır. Cumhuriyet ateşini o yakmıştır. Bizim ise tek yapmamız gereken günümüzde sönmek üzere olan o ateşe odun kömür atmaktır. Atatürk’ün ölümünden sonra 70 yıl boyunca hep kalitesiz kömür kullandık; hem dumana boğulduk hem de yanan ateş sönmek üzere… Bu yüzden o ateşi güçlendirmeliyiz. Bu yüzden bu ülkede yaşıyorsak sarışın peygamberimize ve kutsal kitabımıza sahip çıkmayı bilmeliyiz. Gençliğe Hitabe’sini bir kez daha okumalı ve ders çıkarmalıyız. İhanet kol gezerken bizler susamayız; vatanımızın ve çocuklarımızın geleceğini karanlığa bırakarak yastığa kafamızı rahat koyamayız. Atatürk’ü unutturmaya çalışanların inadına tekrar tekrar hatırlatacak ve karşıdan bakmayı öğreteceğiz. Ve buna kimseler engel olamayacak!
Cumhuriyetimizin 85. yılı, Ata’mızın deyimiyle en büyük bayramınız kutlu olsun!

29.10.2008
Tayfun Sazak


“Vatan Sağ Olsun!” Diye 25 Yıldır Neden Bağırıyoruz?

Ekim 5, 2008

“Vatan Sağ Olsun!” Diye 25 Yıldır Neden Bağırıyoruz?

Dostlar “Özal Dönemi” diye bir dönem yaşadık, ne çabuk unuttunuz? Hani Atatürk’ün yanlışlarını düzeltmeyi görev edinen, bu ülkenin tek dayanağını ve birlik nedenini din kabul eden, bütün azınlıklara kendi dilinde eğitim verilmesi gerektiğini söyleyen bir adamdı Turgut Özal. Sözlerini ve yaptıklarını birlikte hatırlayalım. “Benim memurum işini bilir”, “Benim zamanımda zengin olamayan bir daha olamaz”, “Ben zengin insani severim” diyordu. Rüşvetin yaygınlaşmasını sağlamıştı. Dürüst ve rüşvete karşı olan memurlar işten atılıyordu. Emperyalist güçler tarafından yönlendirilen bir zihniyet olduğu çok açıktır. “Tren yolları komünist işidir.” diyen Turgut Özal mı suçlu? Ya “Yürümekle yollar aşınmaz” ve “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyen Süleyman Demirel? Ya da günümüze gelelim. Emekçiye “Ananı da al git” deyip, teröristlere “Ananızın, babanızın yanına dönün” diyen, şehitlerimize “kelle” deyip, teröriste “sayın” diyen Tayyip Erdoğan’ın hiç mi suçu yok? Yalnız başına kalınca taraflarını hemen belli ediyorlar. Turgut Özal zamanında çıkan “Kürt Sorunu”na, Özal çözüm arıyordu. “Benim anneannem de Kürt’tü” diyerek başlamıştı. Kürtçenin serbest olmasını ve Kürt varlığının tanınmasını istiyordu. Ve teröristlerle uzlaşma sağlanarak saldırıları sona erdirmeyi planlıyordu. “Teröristleri affetme” düşüncesini başlatmıştı. Emperyalist güçler bu teröristlere para ve silah yardımı yapıyor, aynı anda ülkemizdeki hükümete para veriyor ve teröristlerin affedilmesini sağlıyor. Bize diyorlar ki; “Biz size para verelim, teröristlerle savaşın ama tamamını yok etmeyin. Devletin parasıyla bizden silah alın ve bu savaşı sürdürün”. Cahil ve fakir azınlıklara ise para yardımı ve bir devlet kurma hayali aşılanıyor. Dün 15 vatan evladı şehit oldu. Acısını hep birlikte yaşadık. Ama her acı olay gibi bu da birkaç gün sonra unutulacak. “Kalan sağlar bizimdir” zihniyetiyle yola devam(!) edilecek. Olan yine vatan topraklarını koruyan aziz Türk askerine olmuştur. Özal’dan bu yana süren “Teröristleri affetme” düşüncesi ile teslim olan terörist olmadığı gibi eylemlerini daha da arttırmışlardır. Günümüzde bu düşünce yine kabul görmekte ve uygulanmaktadır. İşin garip olan tarafı Amerika PKK’nın yaptıklarını kınamaktadır. Amerika’nın dostluğu(!) gösterilmeye çalışılıyor. Amerika’nın savaş oyunu Özal’dan bu yana 25 yıldır sürüyor ve 100 milyar dolar harcadık. Yaklaşık 20.000 ayrılıkçı terörist saf dışı edildi. 1 ayrılıkçı teröristin saf dışı edilişinin ülkemize maliyeti yaklaşık 5 milyon dolar olarak belirtiliyor. Maddi zararın yanı sıra insanımız ölüyor. Ve biz bu adamları bir de siyasete sokuyoruz. Onların parti açmalarını sağlıyoruz. Biz kendi düşmanımızı kendimiz güçlendiriyoruz. Biz cesur bir millet olduğumuz için düşmanımızın eline silah veriyor ve karşılarına dikilip “Vur!” diyoruz. Ama karşımızdakilerin onuru olmadığını unutuyoruz! Acımızı içimize gömüyor ve yine avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz.
“Vatan Sağ Olsun!”

05.10.2008
Tayfun Sazak


Köşeye Sıkışmak Kafa Karıştırsa Gerek!

Eylül 29, 2008

Köşeye Sıkışmak Kafa Karıştırsa Gerek!

Mevki sahiplerinin taraf medya organlarının yaptığı yalan haberler aydınlar tarafından ortaya çıkarılıyor. Yine aydınlar “Deniz Feneri Derneği” yolsuzluğunun peşini bir türlü bırakmıyorlar. Aydın Doğan’la anlaşmazlık olunca Kanal D’de yapılan haberler bir anda değişti. Tamamen hükümetin yaptıkları karşıtı haberlere dönüştü. Kemal Kılıçdaroğlu ve Dengir Mir Fırat tartıştı. Kılıçdaroğlu kanıtlarla Fırat’ın dilinin tutulmasına sebep oldu. AKP’den kimsenin sesi çıkamadı. Öyle bir sıkışıyorlar ki yakında kaçacak delik bulamayacaklar. Önceden ortaya bir laf atarlardı medyanın da desteğiyle yaptıklarının üstünü kapatırlardı. Şimdi onu da yapamıyorlar. AKP ülkeyi korkuyla yönetiyordu şimdi kendileri korkuyla yönetiliyorlar, korkuya kapılıyorlar. Ne yapalım ne yapalım diye düşünüyorlardı, akıllarına içinde bulunduğumuz dokuz günlük tatilin dört günlük bayramı geldi. Başbakanımız (!) şöyle bir açıklama yaptı:
“Bakıyorsunuz, bayram adını değiştirdi. Ne oldu bayramın adı? Tatil. Olmaz. Bu bayram tatil değil, tatil başka bir şey. Adını bir başka türlü de değiştirmişler şimdi; Şeker bayramı. Bu dört dörtlük bir ramazan bayramı, ne şeker bayramı… İlginç şeyler oluyor bu erozyondur aslında. Yani buna bir kültürel erozyon denir. Bunlara fırsat veremeyiz, vermemeliyiz.”
Neymiş efendim şeker bayramı olmazmış, Ramazan Bayramı olmalıymış. Şeker Bayramı haline gelmesi kültürel erozyonmuş. Öncelikle Ramazan Bayramı Türk kültürüne sonradan İslamiyet’in etkisiyle birlikte girmiştir. Yani bir “kültürel erozyonla” girmiştir zaten. Şimdi bu bayramın adının Şeker Bayramı olmasının ne gibi bir zararı vardır çok merak ediyorum. Ama sıkıntılarının sebebi çok belli oluyor. Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu?
“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.”
Atamızdan bize miras kalan bilim ve akıl, “dogmaları, donmuş kalıplaşmış kuralları” bir bir yıkmaktadır. Şeker Bayramı bu yüzden korkutmaktadır. Kültürümüzün yozlaştığını düşünenler acaba;
İmam hatipler açıldığında
Türkçe okunan ezanlar Arapçaya çevrildiğinde
Devrim kelimesinin yerini Arapça İnkılâp kelimesiyle değiştirdiklerinde
Bu ülkede bir “Dil Bayramı” kutlandığını unutturduklarında
Türban ve kara çarşaf giyilmesini tekrar getirdiklerinde
İmam hatiplere papaz ve haham girişine izin verdiklerinde
Kaçak Kur-an kursu kurduklarında
Yabancı dizi ve filmlere kanalları teslim ettiklerinde
Neredeydiler?
Köşeye sıkışıyorlar bu sefer kurtulmaları kolay olmayacak. Her neyse aydın dostlar Şeker Bayramınızı ve dokuz günlük tatilinizi her ne kadar zor olsa da mutlu geçirmeniz dileğiyle…

29.09.2008
Tayfun Sazak


Kılavuzumuz Karga Vay Bizim Halimize!

Eylül 21, 2008

Kılavuzumuz Karga Vay Bizim Halimize!

Gündemde yeni bir yolsuzluk var. Deniz Feneri Derneği’nin yoksula yardım amaçlı topladıkları paraları kendi ceplerine doldurmaları..
Konuya girmeden önce tarihimizi bir hatırlayalım. Birinci Dünya Savaşı zamanında İngiltere’nin, Osmanlı Devleti’nin sipariş ettiği iki zırhlıyı Osmanlı Devleti’ne teslim etmekten vazgeçmesi üzerine 11 Ağustos’ta Goben ve Breslav adlı iki Alman zırhlısı Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a gelmiş. Alman zırhlıları Osmanlı donanmasınca satın alınmış ve gemi mürettebatı fes giydirilerek Osmanlı hizmetine devredilmişti. Alman zırhlıları Karadeniz’e açılmış ve Rus limanlarını topa tutarak Osmanlı Devletini fiilen savaşa sokmuşlardı. Buna rağmen Osmanlı Almanya’nın yanında savaşa katılmıştır. Savaş biter ve sıra toprakların paylaşılmasına gelir. Ve Osmanlı emperyalist güçler tarafından işgal edilmiştir. Garip olan tarafı ise Alman topraklarının paylaşılmamış olmasıdır. Almanların izlediği politika kendi topraklarını korumuş, Osmanlı’nın dağılmasını sağlamıştır. Tarihimizi hatırladığımıza göre günümüze gelelim. Deniz Feneri Derneği yoksullara, Müslümanlara yardım amaçlı para topluyor ve bağış yapanlar genelde Türk ve Müslüman olanlar. Ama yolsuzluk davası açılıyor ve derneğin topladığı para, bağış yapan kişilere bir şekilde ödenmeye çalışılacak geriye kalan para ise Alman Kızılhaç örgütüne verilecek. Adamlar politikalarını hiç değiştirmiyorlar. Ve hükümet sayesinde bizler de hep böyle ağzı açık izliyoruz. Adamlar parayı kendi ülkelerinde tutuyorlar, kendilerine çeviriyorlar. Burada zararlı çıkan yine Türk milleti. Peki, sorumlusu kim diye düşünelim. Her türlü karanlık olayın, yolsuzluğun altından çıkan isimler çıkıyor yine karşımıza. Hani şu mevki sahipleri var ya. Neden Almanya’ya sesimizi çıkaramıyoruz? Bizim başbakanımız o yolsuzluğun içinde. Şimdi çıkıp “o para Türklerin hakkıdır bize teslim edin” diyebilirler mi acaba? Her zamanki gibi boynumuzu emperyalist ülkelere bükeceğiz. Ne yapalım bizim kaderimiz(!) bu..
Din perdesine bürünüp para toplayanlar, yolsuzluk yapanlar, halkın parasını Almanya’ya kaptıranlar, her seferinde aziz Türk milletinin boynunu büktürenler, küçük düşürenler bugün mevki sahipleridir.
Bu konuyu anlatan çok güzel bir de atasözümüz var.
“Kılavuzu karga olanın burnu ….. çıkmazmış!”

21.09.2008
Tayfun Sazak


Derin Uyku Devam Ediyor Hala!

Eylül 10, 2008

Derin Uyku Devam Ediyor Hala!

Aydın dostlar bugün bir arkadaş “www.kimolsun.com” adresini bana gösterdi.. Bu sitede anketler açılıyor, sanal ortamda bir oylama yapılıyor, “Bugün bir seçim olsa oyunuzu hangi partiye verirsiniz?” şeklinde. Üzücü olan ise ne biliyor musunuz? AKP %56′lara ulaşmışken aydın partiler %10′larda.. Ya her zamanki gibi site taraflı ve hile yapılıyor ya da bizler boşu boşuna konuşup duruyoruz, boşuna bağırıp, çağırıyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam İsmet İnönü’nün şöyle bir sözü vardı: “Bu ülkede şerefliler de en az şerefsizler kadar cesur olmalıdır!”
Bizler onlar kadar cesur, onlar kadar zinde olmalıyız dostlar. Kanallarda çıkıp bağıranları, partilerde ön sırada oturanları, gazetelerdeki aydınlarımızı, derneklerde boy gösterenleri izlemekle yetinirsek maalesef kaybedenler bizler olacağız. Bu yüzden dostlar “Hepimiz İlhan Selçuk’uz, hepimiz Cumhuriyet’iz” , “Hepimiz Atatürkçüyüz, hepimiz devrimciyiz” , “Hiçbir parti değil, bizi ADD kurtaracak” , “Hepimiz Ergenekoncuyuz!” diyerek ismini duyurmuş olan aydın kişi ve örgütlere umut bağlayarak, onları sanal ortamda veya arkadaş çevresinde savunarak hiçbir yere varılamayacağı açıktır. Tek başına bu ülkeyi Cumhuriyet, ADD, Ergenekon Kemalistleri koruyamaz ve kurtaramaz. Eğer iktidar halkı sömürüyorsa ve aydınlar bu iktidarı değiştirmeye çalışıyorlarsa, bu dört yolla sağlanabilir:
1-Darbe
Askerin yönetime el koyması anlamına gelir ki, ülkemiz açısından çok kötü bir kurtuluş yoludur. Darbeden sonra eski halimize geri dönebilmemiz için yıllarca emek vermemiz gerekmektedir. Ekonomimizin çöküşü demektir. Bu yüzden bu yolu seçmeyeceğiz.
2-Yargı
Yargı organı iktidarı değiştirebilir. Ancak bu denenmiş, dört kişinin sözü dinlenmiştir.
3-İhtilal
Halk ayaklanması, halk darbesi de denilebilir. Halkın mevcut olan iktidarı gerekse silah yoluyla indirmesidir. Ayaklanan kişiler aydınlarımız olacağından, askerimiz ve polisimizde ülkede karışıklık çıkmasına gerekse silah zoruyla engel olmaya çalışacağından ölen kişiler aydınlarımız ve askerlerimiz olacaktır. İhtilal yapılırsa ordu zayıf düşecek, aydın kesim çok büyük bir yara alacaktır. Ve susup oturmaya devam eden cahil kesim gitgide cehaletin karanlığında kaybolacak, ekonomi tekrar ayağa kalkana kadar halktan alınan vergiler yüksek tutulacaktır. Halk zayıf ve cahil düşecek ama kurtuluş olacaktır.
4-Seçim
Önümüzdeki seçimlerde gerçek anlamda bu ülkeyi ayağa kaldırabilecek, Amerika’nın bir dediğini tutmayacak bir parti ya da bağımsız bir aday seçilmelidir. Mevcut parti liderlerine bakıldığında bunu yapabilecek birini açıkçası ben göremiyorum. Ama dostlar bir partiyi liderler yönetmez unutmayınız! Kararlar meclisten çıkar. Milletvekilleri aydın olan bir parti seçmeliyiz, iktidarı pekte önemli değil.
Bu dört yoldan benim tercihim “seçim” yoludur. Şimdi bana devrimciyiz diye öne çıkanlar hemen kızacaklardır, “İhtilal olmalı, ayaklanıp yıkmalıyız!” diye. Dostlar biz bunları tarihimizde yaşadık. İhtilalın başarılı olamadığı durumlarda bu halkın ne eziyetler çektiğini gördük. Başarılı olduğu durumda zaten bir kere olmuştur. O da Mustafa Kemal liderliğinde yapılandır ki onda da ülkenin tekrar kurulabilmesi için halk elinde ne var ne yoksa vermiş, açlıktan ölenler olmuş, aydın kesim öldüğü için halk cahil kalmıştır. Darbe zaten hiçbir zaman kabul edilemez. Bunun için en iyi yol seçimdir ki başarılı olunamazsa bizi çok zor günler bekliyor!

İşte o sitenin adresi: http://www.kimolsun.com
İşte anketin sonuçları: http://tayfunsazak.files.wordpress.com/2009/01/oy.jpg

Düşünmenin zamanı gelmiştir dostlar!

10.09.2008
Tayfun Sazak


Hepimizin Doğum Günü Kutlu Olsun Aydın Dostlar

Ağustos 30, 2008

Hepimizin Doğum Günü Kutlu Olsun Aydın Dostlar

“İçki günah satanları öldürmek lazım” zihniyetli kişiler içki satan bir adamı dövüyor ve bunlar sıradan kişiler değil, mevki sahibi olanlar. Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu? “Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Türk Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Türkiye’de bir kimsenin fikirlerini, zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilemez.” Ama bugün eli sopalı, hükümet yanlısı kişiler dükkan basıp adam dövebiliyorlar! Bu nasıl özgürlük, bu nasıl insan haklarına saygı, bu nasıl bir kültür, nasıl bir din anlayışı? İslamiyet hoşgörü dinidir diyenler yapıyor bunu. Ya bu tamamen yalan ya da onların inandıkları İslamiyet başka. Bu olayı birkaç gün televizyonda gösterdiler yakın zamanda da üstünü gizlemenin yolunu bulurlar. O kadar çok olay oluyor ki, gündemde hep “ılımlı İslam”ı ülkeye getirmeye çalışanların yaptıkları var. Sadece adam mı dövüyorlar?
Emperyalist “savaş” gemileri Gürcistan’a “insani yardım” yapmak amacıyla yıllar önce geçemediği boğazlarımızdan geçti. Hükümetten ses yok. Ellerine bayraklarını alarak gemilere karşı duran insanımız ve boğazdan gözüken topraklarımızdaki “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir.” yazısı ne baştakilerin ne de savaş gemilerinin ilgisini çekiyor. Boğazlarımızdan geçmesine izin verilen gemilerin başımıza nasıl bir sorun açabileceğini göremiyorlar ya da görmek, göstermek istemiyorlar. Gemilerin geçmesine izin veren Türkiye’ye, Rusya doğalgazı keserse önümüzdeki kışı nasıl geçirmeyi düşünüyorlar? Yine halka kömür mü dağıtacaklar? Anayasada sosyal devlet olduğu yazıyor, ya buna kanıyorlar, ya da buna karşı geliyorlar. Biz şu sözlerin altını tekrar çiziyoruz. Mehmet Akif’in:
“Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”
Necmettin Halil’in:
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda
İstiklal uğruna, namus yolunda,
Can veren Mehmet’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet’in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek amansız çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir”
Ve son olarak da Mustafa Kemal’in:
“Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”
İçki sattığı için adam dövenler, Amerikan gemilerini geçirenler, Ergenekon ismini verip insanları hapse attıranlar, türbanda özgürlük bulanlar, kapatma davasından sıyrılanlar, “ılımlı İslam”ı getirmeye çalışanlar, emekçiye küfredenler, özelleştirme ile fabrika kapatanlar, vatan toprağı satanlar, Fethullah’ı en iyi düşünür seçenler, insanımızı soyup kendi ceplerini dolduranlar, ekmeğe sürekli zam yapanlar, memurun, işçinin parasını kendileri yiyip kuyrukta bekletenler… Hepsi bir noktada buluşuyor. Ve bu nokta emperyalist güçlerce sürekli destekleniyor ve korunuyor. Öyle bir bataklığa sürüklenmeye çalışılıyoruz ki kurtulmak için ne yakınımızda bir dal var, ne de bataklığı kurutacak güneş.
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı. Bugün unutulmuş, silinmiş bir gün. İnsanlarda ne bir coşku, ne de ellerde bayraklar var. Geçmişte bugün işgalciler ve onların aramızdaki uşakları Türk milletinin gücünü, vatan sevgisinin gücünü bir kez daha anlamışlardır. Bu yüzdendir ki bugünü utançla karşılayanlar unutturmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Kanallarda bir köşede küçük bir bayrakla ve kutlama mesajlarıyla geçiştirilen bir bayram bugün. Aslında bugün;
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum günüdür!
Bugün Türk milletinin doğum günüdür!
Hepinizin doğum günü kutlu olsun Kemalizm’den şaşmayan aydın yoldaşlar!

30.08.2008
Tayfun Sazak


Tamam sen aydınsın, ya komşun?

Ağustos 16, 2008

Tamam sen aydınsın, ya komşun?

Eskiden tekke, zaviye ve cami gibi yerlerde şeriatçı zihniyetler gizlice toplanıyor, örgüt kuruyorlardı. Belli terör örgütleriyle birleşerek aydın kesimi yok etmeye çalışıyorlardı. Mustafa Kemal her ne kadar tekke ve zaviyeleri kapattırsa da gizlice açılanlar oldu, Şeyh Sait isyanı oldu. Bir dönem bu örgütler faaliyet göstermedi. Herkes camileri artık bir ibadet yeri olarak benimsediler. Günümüzde birçoğu hala ibadet etme yeri olarak kullanılırken, bazıları da eski halini almaya başlamıştır. Birkaç ay evvel camiye yakın bir yerde oturdum, yapılan konuşma dinledim. Birkaç kelime eksiğim olabilir, bir kısmını aktarmaya çalışacağım.
“Günahkarlar, dinsizler arttığı için günlerdir şehrimize yağmur yağmıyor. Bu gidişle susuz kalacağız. Bu yüzden sizleri birlikte mücadele etmeye çağırıyorum, namaza çağırıyorum, camimize çağırıyorum…” şeklinde devam edip gidiyor sonu da “Allah rızası için, camimizin ayakta durabilmesi için bağışlarınızı esirgemeyiniz” cümlesiyle bitiriliyor. Yani yağmurun yağmasının suçu dinsiz ve günahkar olanlar oluyor ve insanları “birlikte mücadele etmeye çağırıyor”. En sonunda da ceplerine para topluyorlar. Şimdi asıl bu örgütleşmenin günümüzde yaşanan bir örneğini görelim. Her zaman ayaklarına gitmekten yoruldular sanıyorum, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, başbakanımızla(!) görüşmek amacıyla ülkemize geldi. Hemen gündem çalkalandı. Ahmedinejad, “Anıtkabir’i ziyaret etmem” demiş. Bizimkilerde İran’ı sevip, saydıkları için hemen kabul etmişlerdi. Adam kendi ülkesinden daha rahat davranıyor, mevki sahiplerinin misafirperverliği ne de olsa. Anıtkabir’i ziyarete gitmeyen arkadaş, camiye namaz kılmaya gidiyor. İşin garip olan tarafı bambaşka. Camiye geldiğini görenler hemen etrafına toplanıyorlar, elini öpmeye, dokunmaya çalışıyorlar. Türk güvenlik görevlileri cemaati uzaklaştırmaya çalışınca cemaat tekbir getirmeye başlıyor. Çıkarken de “Mücahit Ahmedinejad” sloganları eşliğinde tekbir getiriyorlar. Bunların peygamberlere inanmayı bırakmış, Allah yerine Atatürk düşmanı birine, bir kula kulluk etmeye çalışan insanlardan oluştuğu ortadadır.
işte 10 Kasım’da anma törenini ayakta sap gibi dikelmek olduğunu sananlar onların içinde,
işte Kubilay’ı ve nicesini öldürenler onların içinde,
işte düzeni deştirmeye çalışanlar onların içinde,
işte ülkeyi bölmeye çalışanlar onların içinde,
işte özgürlüğü sıkmabaşlıkta görenler onların içinde,
işte aydın yakanlar onların içinde,
işte bu ülkeyi satanlar onların içinde,
işte Fethullah Gülen’i, Humeyni’yi, Bediüzzaman’ı, Atatürk’ten üstün görenler onların içinde,
onlar ise Türkiye’nin içinde, %47’nin içinde. Ve o %47’yi oluşturanlar bu ülkeye o adamın girmesini sağlayanlar, onlar Atatürk’ün kurduğu ülkeye ona düşman olan birini sokanlar.
Bu yüzden o %47 yok edilmelidir. Ancak onların yaptığı gibi insan öldürerek değil, içlerinde kömür için, ekmek için oy vermiş insanımızı çıkartmalıyız. Bunun için de ilk yapılması gerek iş; arkadaşlarınızdan, komşularınızdan, akrabalarınızdan bu %47’ye girmiş olanları çıkarmaktır. Tanıdığımız, tanımadığımız herkesi elimizden geldiğince konuşarak, yazı yazarak aydınlatmaya çalışmalıyız. Madem her şeyin temelinde eğitimdeki bozukluk yatıyor, madem adam gibi bir eğitim verilmiyor. Eğitimi düzgün almış bizler bunu dışarıda başarmalıyız; illa dört duvar olması, bizimde öğretmen olmamız gerekmiyor. Unutulmamalıdır ki onların beyinlerini camilerde (hepsinden bahsetmiyorum!), gizli mekanlarda, okullarda yıkamaya çalışanlar kadar zinde ve güçlü olmalıyız.Bu yüzden benimsetilen “ülkeyi ben mi kurtaracağım” zihniyetinden bir an önce çıkılmalıdır.
Ve yine unutulmamalıdır ki çevremizdeki her iki kişiden birisi, o çoğunluğu oluşturanlar, bunu değiştirmek bizlerin elinde!

16.08.2008
Tayfun Sazak